Dekonstrüktivizm ya da yapısal analiz, 1980’lerin sonlarında ortaya çıkan postmodern mimarlık hareketidir. Yapıyı oluşturan mimari unsurların bütünlük duygusu vermeyen belirli bir çizgiye oturmayan ayrı ayrı anlatılardan oluşmasıdır. Yüzeylerle yapılan oyunlar, dış cephe gibi mimari unsurların dik açılı olmayan köşelerle yamultulması ve kaydırılması gibi yöntemlere dayanır. Dekonstrüksiyon, bütün hakları ve kesinlikleri reddeder ve kesinlik ufuktaymış gibi davranır , dekonstrüktivist tarza sahip binalar bakanlara belirsizlik ve kargaşa hissi verir.

Dekonstrüktizim terimini ilk kez New York Times’ta tasarım üzerine yazı yazan Joseph Giovannini kullanmıştır.
Dekonstrüktivizm’in yaratıcısı Fransız filozof Jacques Derrida, kendi metodunu bir mimari tasarım olarak ileri sürmez. Ancak, felsefe ve mimarlık arasındaki bağ, Philip Johnson, Mark Wigley ve Peter Eisenman tarafından kurulmuştur.

Dekonstrüktivizm’in tutulmayan, değişmez olmayan mantıklara izin veren durumunu Derrida şöyle açıklar: De-konstrüksiyon…. günümüzde doğal ve kendini kanıtlamış olan kavram çiftlerinin analizleri ve karşılaştırmaları ile bazı özel zamanlarda, onları kurumsallaşmamış gibi almaktır. Sanki tarihi yokmuş gibi…. Dekonstrüktivizm dikkatli ve itinalı bir şekilde metin analizine girmekle anlam kazanır. Çekildiğinde tüm binayı yıkacak taşı bulmaya çalışır. Derrida’ya göre düşüncenin tek başına anlamı yoktur. Metinler ile ilişkisi gereklidir. Düşüncenin evrimi metinlerin yer değiştirmesi ile olur. Sonuçta metinde içerik boşalır. İlk mesaj yok olur. Her zaman önceden yapılanın anlamına bağlıdır. Bu düşünceleri benimseyip, her şeye meydan okuyan mimarları, dekonstrüktivist olarak gruplamanın güçlüğüne rağmen, projelerindeki bazı özellikler, kavramsallaştırılarak bu çalışmada sunulmuştur. Aslında dekonstrüktivizm; modern dünyanın belirsizlik, yıkıcılık ve yabancılaşma gibi kavramlarını içeren fenomolojinin (görüngü bilim) işaret ettiği tesadüfi dünyayı dışlamak yerine bütün olumsuzluklarıyla kabul eden bir ‘modernizm’dir.

Dekonstrüktivizm hareketinin tarihinin erken dönemlerinde olan ve de gelişimini etkilemiş önemli üç olay vardır.
Bunlardan ilki, 1982 yılına ait Parc de la Villette mimari tasarım yarışmasıdır. Özellikle Jacques Derrida ve Peter Eisenman’in tasarımları ile Bernard Tschumi’nin ödül alan tasarımı, dekonstrüktivizm akımına önemli etkileri olmuştur.

İkinci önemli olay olan Modern Sanatlar Müzesi’nin; 1988’de, Philip Johnson ve Mark Wigley tarafından düzenlediği New York Dekonstrüktivist Mimarlığı sergisi hem bu akımın tanınması hem de bu akımla özdeşleştirilecek mimarların ortaya çıkması bağlamında dönüm noktası olan etkinliklerden birisidir. Modern Sanatlar Müzesi’nin New York sergisi; Frank Gehry, Daniel Libeskind, Rem Koolhaas, Peter Eisenman, Zaha Hadid, Coop Himmelb(l)au, Paul Pogbave Bernard Tschumi tarafından yapılan çalışmaları sergilemiştir. Bu sergiden sonra dekonstrüktivizim akımı ile özdeşleştirilmiş birçok mimar bu kavrama mesafe koymuştur. Fakat bu terim genel olarak kabul görmüş ve bugünün mimarisinde yaygın kullanılan bir akım olarak kendine yer bulmuştur.

Bu akıma önemli katkısı olmuş üçüncü olay da ABD’nin Ohio eyaletindeki Columbus şehrinde yer alan Peter Eisenman tarafından tasarlanmış Wexner Sanat Merkezi’nin, 1989 yılında tamamlanıp hizmete sunulmasıdır.

Dekonstrüktivizm, gerçekle görünen arasındaki farkı ortadan kaldıran, sadece görünüşlerin olduğunu söyleyen bir düşüncedir.
Her zaman da, önceden yapılanın anlamına bağlıdır. Bu, onu Post Modern mimarlık kategorisi içinde tanımlayanların dayanak noktası olmuştur ancak kullanım dili ve biçimi sadece tarihten formların ödünç alınmasından ibaret olmayıp sorgulamasına yöneliktir. Yani, gerçeği bulmaya giden yolda sadece mantığı kullanmak mantık yoluyla yapılan yaklaşımlar geçerli olmayabilir. Saklı gerçeklere böyle ulaşılamayabilir . Dekonstrüktivist mimarlığın gerçeği, güçlü normları tanımlama sürecinde özenli bir çalışmadır . Yine de bu tutum nedeniyle baskın düşünce sistemine basit bir başkaldırı olduğu söylenemez Dekonstrüktivizmin tutulmayan, değişmez olmayan mantıklara izin veren durumunu Derrida şöyle açıklar: Dekonstrüksiyon…. günümüzde doğal ve kendini kanıtlamış olan kavram çiftlerinin analizleri ve karşılaştırmaları ile bazı özel zamanlarda, onları kurumsallaşmamış gibi almaktır. Bu bilgiler ışığında, dekonstrüksiyonun bir sonuç değil sadece bir başlangıç olduğunu söylemek mümkündür.
Dekonstrüktivist Felsefe
Dekonstrüktivist felsefenin mimarlık teorisine yansıması Peter Eisenman’nın filozof Jacques Derrida’nın görüşlerinden etkilenmesiyle başlamıştır. Peter Eisenman bu hususta görüşlerini oluştururken yapısöküm düşünce hareketini felsefi bir başlangıç noktası olarak kabul etmiş ve Jacques Derrida ile Parc de la Villette projesinin yarışması dahil olmak üzere pratik alanda çalışmalar yürütmüştür. Yürütülen tüm bu çalışmalar Chora L Works adlı bir kitapta toplandı. Jacques Derrida ve Peter Eisenman’a ek olarak Daniel Libeskind de “bulunuş metafiziği” konusuna ilgi duyuyorlardı ki bu kavram dekonstrüktivist felsefenin mimari teori ile açıklanmasının en önemli ve ana konusudur. Mimarlığın dil felsefesinin metotları kullanarak iletişim kurma kapasitesine sahip bir dil olduğu kabul edilmektedir. Varlık ve yokluğun veya doluluk ve boşluğun diyalektiği kavramları Peter Eisenman’ın uygulama fırsatı bulan veya bulmayan tüm tasarımlarında yer alan kavramlardır. Hem Jacques Derrida hem de Peter Eisenman bulunulan mekânının mimarlık olduğu ve de var olmak ile yok olmak diyaletiklerinin hem inşaat (İngilizce: construction) hem de dekonstrüksiyon (İngilizce: deconstruction) kavramlarından bulunduğu görüşünü benimsemektedir.
Jacques Derrida’ya göre metinlerin anlaşılması en kolay klasik açıklamalar ile mümkün olabilir. Bu bağlamda bakıldığında dekonstrüksiyon stilinde tasarlanmış herhangi bir mimarlık eseri de var olabilmesi için son derece köklü bir geçmişten gelen geleneksel bir yapının varlığına ihtiyaç duyar; böylece o yapının varlığına karşı esnek bir tasarım olduğunu ortaya koyabilir.
Frank Gehry’nin 1978 yılında Santa Monica’da kendisi için tasarladığı konut projesi dekonstrüktivist stilde tasarlanmış örnek bir yapı olarak nitelendirilmektedir. Bu yapının tasarımında başlangıç noktası olarak tipik bir banliyö evi ve o evin sahip olması beklenen tipik sosyal anlamlardan yola çıkılmıştır. Daha sonra Frank Gehry bu yapının kütlesini, üç boyutlu biçimini ve diğer tasarım unsurlarını adeta bir oyuncak ile oynar gibi parçalamış ve yapıyı yeniden inşa etmiştir.
Jacques Derrida oluşturduğu ve sıklıkla kullandığı bulunuş metafiziği ve dekonstrüksiyon kavramlarına ek olarak söküme almak (under erasure veya sous rature) kavramlarını de mimarlıkla ilgili yazılarına yansıtmış ve dekonstrüksivist düşünce yapısına katkıda bulunmuştur. Daniel Libeskind mimarlık kariyerindeki ilk tasarımlarını adeta bir yazı şekli şeklinde yarattığını belirtmiş ve bir inşaat malzemesi olan betonu bir nevi şiir gibi tasarımlarına yansıttığını söylemiştir. Tasarımlarını oluştururken kitapları mimari şekiller gibi tasvir etmiş ve yazı biçimlerini bu yapı kütlelerinin üzerine uygulamış ve bu şekilde mimarlık stilini edebiyata gönderme yapmıştır. Bu bağlamda Daniel Libeskind’in söküme almak (under erasure veya sous rature) ve iz sürme (trace) kavramlarına özellikle Berlin Yahudi Müzesi tasarımında yansımalarını gözlemlemek mümkündür. Holokost dönemini hatırlatması amaçlanan bu yapıda olduğu gibi Maya Lin’in Vietnam Şehitleri Anıtı veya Peter Eisenman’ın Katledilen Avrupalı Yahudiler Anıtı projeleri de söküme almak ve iz kavramlarının uygulamaya yansıtıldığı örneklerdir.











